19 Mart 2012 Pazartesi
15 Mart 2012 Perşembe
25 Şubat 2012 Cumartesi
BIOHAZARD - REBORN IN DEFIANCE (2012)
Uzun süredir buraya yazmaya fırsat olmadı. Bu sefer de bir albüm kritiği ile yoklayayım dedim.
Benim Sick Of It All ile beraber ilk göz ağrım, 92 de bu müziği dinlemeye başlamama sebep, NYHC un efsanelerinden olan ama her zaman biraz farklı bir duruş sergileyen Biohazard, albüm adını da ithaf ettiği üzere, 20 yıl önceki orjinal kadrosu ile aylar önce kaydettiği "Reborn In Defiance" ı sonunda 20 Ocak tarihinde yayınladı. Albüm kaydından hemen sonra yaz turnesinde de Evan Seinfeld'in tekrar gruptan ayrılması ile bu orjinal kadrodan çıkan son işi duyduğumuz/duyacağımız hemen hemen garanti oldu. (Artık dönmez herhalde.)
Öncelikle şunu söylemeliyim ki, grup 2011 in sonlarına doğru albümden yayınladığı "Vengeance Is Mine" parçası ile bize çok büyük bir fake atmış. Zira bu parçayı referans alan ben ve benim gibiler, haliyle içinde eski dönem Biohazard'dan izler taşıyan, geç dönem bir Biohazard albümü bekledik. Ama açıkçası albümün geneline baktığımız zaman bu beklentinin karşılandığını söylemek mümkün değil.
Albüm geneline baktığımız zaman Biohazard klasiği olacak bir kaç şarkı hariç malesef ki (en azından bu kadrodan beklentiler düşünülürse) vasatı çok da aşabilmiş görünmüyor.
Parçaları tek tek incelersek:
Vengeance Is Mine: Aylar önce yayınlanan parça beni çok heyecanlandırmıştı, hala da heyecanlandırıyor, albümdeki en iyi parçalardan biri. Klasik Biohazard ritmleri, kısa ve içine çeken sololar, Biohazard tarzı karanlık tonlar, kısaca eski dönem Biohazard'dan bolca izler taşıyan son dönem bir Biohazard parçası.
Decay: Aslında bu parçaya pek anlam veremedim, gitar tonları, vokaller, nakaratlar, hiç bir şey Biohazard'a ait değil gibi. Özünde çok iyi ama asla bir Biohazard parçası değil. 90 larda çıkarılmış olsa müthiş bir hit olabilirdi.
Reborn: Yine albümün ağır toplarından sayılacak şarkılardan biri. Biohazard çok sevmeyenlerin en sevdiği, benim gibi çok sevenlerin de en uzak olduğumuz albüm olan Mata Leao ya göz kırpıyor- derken şarkı birden southern metal grubu şarkısına dönüşüveriyor. Değişkenleri çok fazla ama yine de sırıtmıyor.
Killing Me: Kesinlikle grup elemanlarının kişisel sorunlarla boğuştuğu ve en bunalımlı zamanlarında çıkarttıkları New World Disorder albümünde yer alması gerekirdi. Büyük ihtimalle eleştirmenlerce en beğenilmeyecek ama benim çok beğendiğim bir parça. Ama bir Biohazard klasiği olmadığı kesin.
Countdown Doom: Çok da vasatı aşamayan parçayı ancak Danny Schuler'ın muhteşem davulları kurtarıyor.
Come Alive: Albümün hallice olabilecek parçalarından ama nakarata anlam vermek mümkün değil. Sadece nakaratı dinlesem "Godsmack bu çalan" diyebilirim. Gerçekten can sıkıcı.
Vows Of Redemption: İlginç bir girişle birlikte gayet bayık devam eden, yine Biohazard ile pek de alakası olmayan parça. Dinlemesi keyifli sayılabilir ama Biohazard olarak değil.
Waste Away: Albümü taşıyan parçalardan biri. Nakaratlarda yine o "Godsmackvari" hava mevcut ama Come Alive da olduğu gibi can sıkıcı değil ve çok rahatsız etmiyor.
You Were Wrong: Klasik bir geç dönem Biohazard şarkısı diyebiliriz. Yine New World Disorder dan izler taşıyor ve zaman zaman southern metal (hatta rock) havası hakim. Tabi ki beklediğimiz Biohazard bu değil.
Skullcrusher: "İşte Biohazard bu!" dedirten, tartışmasız albümün en iyi parçası. Good ol' hardcore adına ne ararsanız bu parçada var. Dinlerken yerinde durmak mümkün değil. Danny Schuler'ın 92 çıkışlı Urban Discipline de devrim yapıp hardcore un adeta gidişatını değiştirdiği muhteşem aksak davullar, tam da Billy Graziadei ve Bobby Hambel'dan beklediğimiz kesik ritm gitarlar, kısa ve gaz sololar, yüksek enerjili vokal. Kısaca ne ararsak var. Bu parçayı dinledikten sonra insan " e be kardeşim, madem bunu yapabiliyorsunuz, bu albümün gerisi neden böyle?" demeden edemiyor.
Never Give In: Bir önceki parça gibi bu da çok iyi bir "Biohazard parçası". Grubu tanımlayan karakteristik tüm özellikler bu parçada da öne çıkıyor.
Season The Sky: Tek cümle ile özetlemek gerekirse; bu ne amk? Tamam anlıyorum, deneysel ve değişik bir şeyler yapmak istiyor olabilirsiniz ama bunu side projectlerde yapabilirsiniz. Böyle bir parçanın bir Biohazard albümünde yeri olduğunu düşünmüyorum.
Genel anlamda dinlemesi keyif veren, asla sıkıcı ya da kötü olduğunu düşünmediğim ama bir Biohazard albümü, hele ki 20 yıl sonra bir araya gelmiş orjinal kadrodan çıkan albüm olarak bakarsam "dağ fare doğurdu" diyebileceğim albüm. Malesef ki albümdeki bir kaç üst düzey parça dahi Biohazard adına albümü kurtaramamış.
Eksiler: Vokallerdeki düşük performans, şaşırtıcı derecede kötü gelen prodüksiyon, çoğu parçadaki gitar tonları.
Artılar: Danny Schuler'ın özellikle bazı parçalardaki muhteşem davul performansı ve çok sevdiğim davul tonları.
Öne çıkan parçalar: Vengeance Is Mine, Skullcrusher, Never Give In
7/10
Benim Sick Of It All ile beraber ilk göz ağrım, 92 de bu müziği dinlemeye başlamama sebep, NYHC un efsanelerinden olan ama her zaman biraz farklı bir duruş sergileyen Biohazard, albüm adını da ithaf ettiği üzere, 20 yıl önceki orjinal kadrosu ile aylar önce kaydettiği "Reborn In Defiance" ı sonunda 20 Ocak tarihinde yayınladı. Albüm kaydından hemen sonra yaz turnesinde de Evan Seinfeld'in tekrar gruptan ayrılması ile bu orjinal kadrodan çıkan son işi duyduğumuz/duyacağımız hemen hemen garanti oldu. (Artık dönmez herhalde.)
Öncelikle şunu söylemeliyim ki, grup 2011 in sonlarına doğru albümden yayınladığı "Vengeance Is Mine" parçası ile bize çok büyük bir fake atmış. Zira bu parçayı referans alan ben ve benim gibiler, haliyle içinde eski dönem Biohazard'dan izler taşıyan, geç dönem bir Biohazard albümü bekledik. Ama açıkçası albümün geneline baktığımız zaman bu beklentinin karşılandığını söylemek mümkün değil.
Albüm geneline baktığımız zaman Biohazard klasiği olacak bir kaç şarkı hariç malesef ki (en azından bu kadrodan beklentiler düşünülürse) vasatı çok da aşabilmiş görünmüyor.
Parçaları tek tek incelersek:
Vengeance Is Mine: Aylar önce yayınlanan parça beni çok heyecanlandırmıştı, hala da heyecanlandırıyor, albümdeki en iyi parçalardan biri. Klasik Biohazard ritmleri, kısa ve içine çeken sololar, Biohazard tarzı karanlık tonlar, kısaca eski dönem Biohazard'dan bolca izler taşıyan son dönem bir Biohazard parçası.
Decay: Aslında bu parçaya pek anlam veremedim, gitar tonları, vokaller, nakaratlar, hiç bir şey Biohazard'a ait değil gibi. Özünde çok iyi ama asla bir Biohazard parçası değil. 90 larda çıkarılmış olsa müthiş bir hit olabilirdi.
Reborn: Yine albümün ağır toplarından sayılacak şarkılardan biri. Biohazard çok sevmeyenlerin en sevdiği, benim gibi çok sevenlerin de en uzak olduğumuz albüm olan Mata Leao ya göz kırpıyor- derken şarkı birden southern metal grubu şarkısına dönüşüveriyor. Değişkenleri çok fazla ama yine de sırıtmıyor.
Killing Me: Kesinlikle grup elemanlarının kişisel sorunlarla boğuştuğu ve en bunalımlı zamanlarında çıkarttıkları New World Disorder albümünde yer alması gerekirdi. Büyük ihtimalle eleştirmenlerce en beğenilmeyecek ama benim çok beğendiğim bir parça. Ama bir Biohazard klasiği olmadığı kesin.
Countdown Doom: Çok da vasatı aşamayan parçayı ancak Danny Schuler'ın muhteşem davulları kurtarıyor.
Come Alive: Albümün hallice olabilecek parçalarından ama nakarata anlam vermek mümkün değil. Sadece nakaratı dinlesem "Godsmack bu çalan" diyebilirim. Gerçekten can sıkıcı.
Vows Of Redemption: İlginç bir girişle birlikte gayet bayık devam eden, yine Biohazard ile pek de alakası olmayan parça. Dinlemesi keyifli sayılabilir ama Biohazard olarak değil.
Waste Away: Albümü taşıyan parçalardan biri. Nakaratlarda yine o "Godsmackvari" hava mevcut ama Come Alive da olduğu gibi can sıkıcı değil ve çok rahatsız etmiyor.
You Were Wrong: Klasik bir geç dönem Biohazard şarkısı diyebiliriz. Yine New World Disorder dan izler taşıyor ve zaman zaman southern metal (hatta rock) havası hakim. Tabi ki beklediğimiz Biohazard bu değil.
Skullcrusher: "İşte Biohazard bu!" dedirten, tartışmasız albümün en iyi parçası. Good ol' hardcore adına ne ararsanız bu parçada var. Dinlerken yerinde durmak mümkün değil. Danny Schuler'ın 92 çıkışlı Urban Discipline de devrim yapıp hardcore un adeta gidişatını değiştirdiği muhteşem aksak davullar, tam da Billy Graziadei ve Bobby Hambel'dan beklediğimiz kesik ritm gitarlar, kısa ve gaz sololar, yüksek enerjili vokal. Kısaca ne ararsak var. Bu parçayı dinledikten sonra insan " e be kardeşim, madem bunu yapabiliyorsunuz, bu albümün gerisi neden böyle?" demeden edemiyor.
Never Give In: Bir önceki parça gibi bu da çok iyi bir "Biohazard parçası". Grubu tanımlayan karakteristik tüm özellikler bu parçada da öne çıkıyor.
Season The Sky: Tek cümle ile özetlemek gerekirse; bu ne amk? Tamam anlıyorum, deneysel ve değişik bir şeyler yapmak istiyor olabilirsiniz ama bunu side projectlerde yapabilirsiniz. Böyle bir parçanın bir Biohazard albümünde yeri olduğunu düşünmüyorum.
Genel anlamda dinlemesi keyif veren, asla sıkıcı ya da kötü olduğunu düşünmediğim ama bir Biohazard albümü, hele ki 20 yıl sonra bir araya gelmiş orjinal kadrodan çıkan albüm olarak bakarsam "dağ fare doğurdu" diyebileceğim albüm. Malesef ki albümdeki bir kaç üst düzey parça dahi Biohazard adına albümü kurtaramamış.
Eksiler: Vokallerdeki düşük performans, şaşırtıcı derecede kötü gelen prodüksiyon, çoğu parçadaki gitar tonları.
Artılar: Danny Schuler'ın özellikle bazı parçalardaki muhteşem davul performansı ve çok sevdiğim davul tonları.
Öne çıkan parçalar: Vengeance Is Mine, Skullcrusher, Never Give In
7/10
15 Aralık 2011 Perşembe
UNUTMADIK KAPTAN
Hayatımda voleybola dair duyduğum ilk ve en çok aklımda kalan şey "Paidar, sert smaç, ve sayı geldi" cümlesidir. Şimdiye kadar şahsen tanımadığım halde ölümüne en çok üzüldüğüm insanların başında Paidar Demir gelir. Galatasaray kültürünü, "spor kulübü" felsefesini pekiştirmiş nadir insanlardan biridir. Metin Oktay ne ise, Gündüz Kılıç ne ise, Paidar Demir de odur. 25 sene boyunca sarı-kırmızı formayı başarıda, başarısızlıkta gururla terletmiştir. Dile kolay 5 sene geçmiş. Biz seni hiç unutmadık ve unutmayacağız büyük kaptan.
SEN NE GÜZEL BIYIKLI SMAÇÖRÜMÜZDÜN BE PAİDAR :(
24 Kasım 2011 Perşembe
WILD BUNCH (1969)
Bundan sonra burada çeşitli filmler de tanıtmaya karar verdim.
Bunların ilki western tarihinin en iyi 5 filminden biri olan 1969 yapımı, Sam Peckinpah'ın (ki, Sam reis başka bir yazının konusudur) yönettiği Wild Bunch.
Sam Peckinpah bu film ile western sinemasında adeta çığır açmıştır. Film ile ilgili, slow motion action sahnelerinin ilk kullanılan film olması gibi ve buna benzer pek çok teknik detaya girmeyeceğim. Bir kere film hemen hemen gelmiş geçmiş en kanlı western filmidir. 80 günde ve Meksika'da çekilmiş. Sam Peckinpah filmde şiddetin dozunu öyle bir seviyeye çekmiş ki, örnek vermek gerekirse, filmde tam 90.000 mermi kullanılmış. Film süresince 145 kişi ölüyor. Evsanevi final sahnesi "The Battle Of Bloody Porch" (ki senaryoda 3 satırdan ibarettir) ise tam 12 günde 6 kamera ile çekilmiş ve çekim esnasında nasıl bir kaos oluştuysa, kameralardan biri kaybolmuş. Hikayenin 1914 de geçtiği düşünülürse, 1.dünya savaşı başladıktan sonra kullanılmaya başlanan bazı silahların filmde yer alması gibi ufak tefek hatalar da yok değil ama bu kadar muhteşem bir filmde çok da rahatsız etmiyor. Filmin başarısında William Holden ve Ernest Borgnine gibi büyük oyuncuların kusursuz performansları da göz ardı edilmemeli.
Filmin konusuna gelince; "Wild West"in son demlerinde, gelişen teknoloji ve değişen yeni batıya ayak uydurmakta güçlük çeken Pike Bishop (William Halden) liderliğindeki bir grup orta yaş ve üzeri soyguncu, son bir büyük soygun yapıp artık inzivaya çekilmek isterler. Ama işler planlandığı gibi gitmez. Demiryolu şirketi bu eski tüfek soyguncuların başına yüklü bir ödül koymuştur ve Pike'ın eski arkadaşı, yeni düşmanı Deke Thornton (Robert Ryan) ve adamları tarafından soygun baskına uğrar. Bazı adamlarını kaybeden Pike, ekibiyle birlikte kaçmaya, Deke ise kovalamaya başlar. Pike ve adamları çareyi Meksika'ya kaçmakta bulur. Burada Meksika iç savaşında kuzey bölgeleri elinde bulunduran general Mapache ile yolları kesişir ve general, Pike ve ekibine, Amerika'da Meksika sınırına yakın bir yerden geçecek silah yüklü treni soymaları için büyük bir teklif yapar. Pike ve adamlarını yakalamayı kafaya koyan Deke Thornton ise çetenin bu hamlesini önceden tahmin etmiştir.
Ayrıca açılış sahnesinde gördüğümüz etrafı yüzlerce karınca ile çevrilmiş akrep, filmin finaline harika bir göndermedir. Çok büyük bir kovalamaca ve aksiyon filmi gibi gözükse de özünde hızla değişen ve gelişen çağa ayak uyduramayan adamların umutsuzluklarını ve çaresizliklerini anlatan bir film. Mutlaka izlenmesi gerekir.
Bunların ilki western tarihinin en iyi 5 filminden biri olan 1969 yapımı, Sam Peckinpah'ın (ki, Sam reis başka bir yazının konusudur) yönettiği Wild Bunch.
Sam Peckinpah bu film ile western sinemasında adeta çığır açmıştır. Film ile ilgili, slow motion action sahnelerinin ilk kullanılan film olması gibi ve buna benzer pek çok teknik detaya girmeyeceğim. Bir kere film hemen hemen gelmiş geçmiş en kanlı western filmidir. 80 günde ve Meksika'da çekilmiş. Sam Peckinpah filmde şiddetin dozunu öyle bir seviyeye çekmiş ki, örnek vermek gerekirse, filmde tam 90.000 mermi kullanılmış. Film süresince 145 kişi ölüyor. Evsanevi final sahnesi "The Battle Of Bloody Porch" (ki senaryoda 3 satırdan ibarettir) ise tam 12 günde 6 kamera ile çekilmiş ve çekim esnasında nasıl bir kaos oluştuysa, kameralardan biri kaybolmuş. Hikayenin 1914 de geçtiği düşünülürse, 1.dünya savaşı başladıktan sonra kullanılmaya başlanan bazı silahların filmde yer alması gibi ufak tefek hatalar da yok değil ama bu kadar muhteşem bir filmde çok da rahatsız etmiyor. Filmin başarısında William Holden ve Ernest Borgnine gibi büyük oyuncuların kusursuz performansları da göz ardı edilmemeli.
Filmin konusuna gelince; "Wild West"in son demlerinde, gelişen teknoloji ve değişen yeni batıya ayak uydurmakta güçlük çeken Pike Bishop (William Halden) liderliğindeki bir grup orta yaş ve üzeri soyguncu, son bir büyük soygun yapıp artık inzivaya çekilmek isterler. Ama işler planlandığı gibi gitmez. Demiryolu şirketi bu eski tüfek soyguncuların başına yüklü bir ödül koymuştur ve Pike'ın eski arkadaşı, yeni düşmanı Deke Thornton (Robert Ryan) ve adamları tarafından soygun baskına uğrar. Bazı adamlarını kaybeden Pike, ekibiyle birlikte kaçmaya, Deke ise kovalamaya başlar. Pike ve adamları çareyi Meksika'ya kaçmakta bulur. Burada Meksika iç savaşında kuzey bölgeleri elinde bulunduran general Mapache ile yolları kesişir ve general, Pike ve ekibine, Amerika'da Meksika sınırına yakın bir yerden geçecek silah yüklü treni soymaları için büyük bir teklif yapar. Pike ve adamlarını yakalamayı kafaya koyan Deke Thornton ise çetenin bu hamlesini önceden tahmin etmiştir.
Ayrıca açılış sahnesinde gördüğümüz etrafı yüzlerce karınca ile çevrilmiş akrep, filmin finaline harika bir göndermedir. Çok büyük bir kovalamaca ve aksiyon filmi gibi gözükse de özünde hızla değişen ve gelişen çağa ayak uyduramayan adamların umutsuzluklarını ve çaresizliklerini anlatan bir film. Mutlaka izlenmesi gerekir.
13 Ekim 2011 Perşembe
ASLAN YÜREKLİ
SubZero, NYHC scene in en önemli ve eski gruplarından. Bu video ise vokal Lu Dibella (a.k.a. Cancer Killah) nın aynı anda yakalandığı lösemi ve lenf kanserlerini, acı dolu 5 yıl sonunda yenmesinin ardından grubun çıkardığı 2005 tarihli Suffering Of Man albümünden. Zor zamanlarında insana bu kadar güç verecek şarkı zor bulunur.COURAGE, STRENGTH, PRIDE, I'M LIONHEARTED!
Ayrıca bak Lu Dibella bir röportajında "who is your hero?" sorusuna ne cevap vermiş:
I would have to say my former fiancée, Kristen. If it wasn’t for her, I would be dead right now. She was my biggest inspiration to stay alive. She kept my spirits up every day and night by staying with me in the hospital by my side as she took time from a really successful career modeling. This isn’t like taking time off as a carpenter or something. Modeling is all about staying current, and you only have one short window to make your money—basically for your whole life. She was doing covers for Vogue, Elle, and Cosmo and she was walking the runways with names like Claudia Schiffer, Naomi Campbell, and Cindy Crawford. By taking so much time away from her promising career at its peak, she selflessly put her future at stake for me. Then to add to any fear about her decision, she had to deal with her brother trying to commit suicide and a lot of other horrible things. She rode through all of it just to take care of me and she never complained once. It’s hard to list all the sacrifices she made for me or to explain to people what a big deal it was, but here’s just one example off the top of my head: After leaving the hospital I needed an in-house nurse to give me shots, medicine, and clean my catheter. The catheter was pretty hard to look at. It was connected to my heart and came out of my chest via a tube. The tube fed medicine to my heart, which would then pump it through my bloodstream. I couldn’t afford the hired help so Kristen set me up in her Manhattan apartment and learned from the nurses how to do all of these complex procedures for me and she kept doing them almost daily for about five years. I owe her so much. Today we are really close. I love her.
Kim olduğunu bilmiyorum, yüzünü hiç görmedim ama seni seviyoruz güzel "insan" Kristen.
12 Ekim 2011 Çarşamba
KADIN.
Maalesef ki kadınların çoğunluğu, erkeği çeken şeyin sadece güzellik olduğu konusunda saçma sapan bir fikre sahipler. Kara "Starbuck" Thrace olarak da Katee Sackhoff olarak da bunun aksini ispatlamak için varsın sanki. Hınzır gülüşüne mi yanayım, atarlı tavırlarına mı hiç bilemedim. Ama bildiğim bir şey varsa, eğer bir gün bir kadından dayak yersem, bu Starbuck dan olsun lütfen.
"Şöyle özü sözü bir, gözünü budaktan sakınmayan, erkeğinin arkasına saklanmak yerine gidip Caprica’dan erkeğini kurtaran, devamlı somurtup naz yapmak ve sorun yaratmak yerine arkadaşları ve sevdikleri ile hayatın tadını çıkartan, üzüldüğü zaman bile kederini kimseye belli etmeyen, kızdığında öfkesini sevdiklerine değil, sinirlenmesine sebep olan insana yönelten, ana fikri yaşamın keyfini sürmek olan kadınlar, Starbuck gibi kadınlar, sizi heyecanla bekliyoruz." demiş Cem Şancı. Katılmamak mümkün değil.
Etiketler:
Battlestar Galactica,
Kara Thrace,
Katee Sackhoff,
Starbuck
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




